Gece, Tophane'nin taşlarına ağır bir kefen gibi çökmüştü. İstanbul'un o kendine has rutubet kokusu, denizden yükselen tuzlu nefesle karışıp sokak aralarına sinmişti. Rıhtım tarafında birkaç geminin ışıkları hâlâ suyun üzerinde titriyordu. Limanın geceye karışan sesleri — halatların gıcırtısı, uzaktan gelen bir gemi düdüğü, sarhoş bir kahkaha — ara sıra sessizliği bölüyordu.
Tophane Kulesi'nin etrafındaki sarı sokak lambalarının ışığı, şehrin gölgelerini aydınlatmaya yetmiyordu. Bu şehir, geceleri başka bir şeye dönüşürdü; gündüzün kalabalığı, gürültüsü, telaşı yok olur; geriye yalnızca fısıltılar, sırlar ve suç kalırdı.
Aldanmaz Aziz, paltosunun yakasını kaldırıp adımlarını hızlandırdı. Ayakkabılarının altındaki taşlar ıslaktı; yağmur, ince ince yağıyor, her damla Aziz'in zihnindeki düşüncelere bir ritim tutuyordu.
"Rıza Usta ölü bulundu… Saat Kulesine acilen gelin."
Bu cümle, Aziz'in zihninde bir çan gibi çalmıştı. Rıza Usta sıradan biri değildi. Tophane Kulesi'nin yaşayan hafızası, mekanizmanın bekçisi, zamanın muhafızı.
Aziz, Nöbetçi Amirin telefonundan sonra bir an bile tereddüt etmemişti. Odasından çıkmış, yağmurun altında Karaköy'den Tophane'ya doğru yürümeye başlamıştı. Şehrin gece yarısı sessizliğinde, yalnızca köprüden geçen tramvayın metalik iniltileri ve Kemeraltı'ndaki Fransız barikatındaki dipçik sesleri duyuluyordu. Aziz, bu sesleri yıllardır dinlerdi; İstanbul'un fısıldadığı her sırrı önemle dinlerdi.
Aziz, kuleye yaklaştıkça içindeki ağırlık artıyordu. Cinayetler, kaybolan insanlar, karanlık işler… Hepsini görmüştü. Ama Tophane Kulesi'nde işlenen bir cinayet, başka bir şeydi. Bu şehirde bazı mekânlar kutsaldı; bazıları ise lanetli. Tophane Kulesi, ikisinin arasında bir yerde dururdu. Tarih boyunca nice coşkuya, nice ihanete, nice aşka tanıklık etmişti. Şimdi de bir cinayete tanıklık ediyordu.
Aziz, kulenin gölgesine girdiğinde yağmurun sesi bile değişti. Sanki damlalar daha ağır düşüyor, taşlar daha derin bir inilti çıkarıyordu. Aziz, bir an durdu, kulenin karanlık siluetine baktı. Kule, geceye meydan okuyan bir dev gibi yükseliyordu. Aziz, içinden bir sesin fısıldadığını duydu:
"Bu gece, zaman durdu."
Aziz, taş merdivenlere adım attığında yağmurun ince taneleri merdivenlere vuruyor, her damla gecenin ritmine bir nota ekliyordu. Merdivenler, yüzyılların ağırlığını taşıyan taşlardan yapılmıştı; her adımda hafif bir yankı oluşuyor, bu yankı kulenin içindeki sessizliğe karışıyordu. Aziz, merdivenleri tırmanırken kulenin içindeki soğuk hava yüzüne çarpıyor, nemli taş kokusu ciğerlerine doluyordu.
Saat Odası'nın kapısı içeriden kilitliydi. Bekçi Bahadır, kapıyı zorla açmıştı. Bahadır'ın yüzünde hem korku hem şaşkınlık vardı; böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti. Aziz, kapının önünde bir an durdu. Kapı, içeride yaşananların sessiz bir tanığı gibiydi. Kilidin kırık parçaları yerde duruyor, kapının ahşabı yağmurun nemiyle kabarmış görünüyordu.
Aziz içeri girdiğinde zamanın kendisi bile nefesini tutmuş gibiydi. Oda, karanlık bir mabed gibi duruyordu. Kule saati 00:05'i gösteriyordu. Akrep ve yelkovan, Rıza'nın cansız bedeninin üzerinde asılı kalan birer tanık gibiydi.
"Kule üç bölümden oluşuyor" dedi Bekçi Bahadır. "Mekanizma Odası, bodrumdaki Tarihi Arşiv, kulenin bitişiğindeki Tamir Atölyesi."
Saat Odası, kulenin en yüksek noktalarından biriydi. Yaklaşık on metre yükseklikteki bu oda, dar bir merdivenle çıkılan, taş duvarlarla çevrili, mekanizmanın kalbinin attığı bir yerdi. Odanın ortasında devasa bir saat mekanizması duruyordu; dişliler, çarklar, zincirler... Hepsi birbiriyle uyum içinde çalışmak için ustalıkla işlenmişti. Karşıdaki açık bırakılmış pencereden gelen soğuk esinti odayı ölümün soğuk nefesi gibi doldurmuştu.
Rıza Usta'nın bedeni mekanizmanın hemen yanında yatıyordu. Yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı; sanki ölmeden önce bir şey görmüş, bir şey anlamıştı. Aziz, Rıza'nın yüzüne baktığında içinden bir ürperti geçti. Bu yüz, yıllardır kuleyi koruyan bir adamın yüzüydü. Şimdi ise ölümün soğuk maskesiyle kaplanmıştı.
Rıza Usta, Tophane Kulesi'nin yaşayan ruhuydu. Yıllardır kuleyi kendi namusu gibi koruyan, kimseye güvenmeyen, titiz bir adamdı. Mekanizmayı kurmasına kimseyi yanaştırmazdı. Her gece yarısı mekanizma odasına çıkar, saat mekanizmasını kurardı. Bu, onun ritüeliydi. Zamanı ayakta tutmak, onun görevi değil, onun inancıydı.
Gençliğinde saat ustalarının yanında çıraklık yapmıştı. Mekanizmalara karşı neredeyse takıntılı bir saygısı vardı. Her dişlinin bir ruhu olduğuna inanırdı. Her çarkın bir hikâyesi olduğuna… Bu yüzden mekanizmayı kimseye emanet etmezdi. Bu yüzden kuleyi bir kutsal emanet gibi korurdu.
Aziz, Rıza'nın geçmişini iyi bilirdi. Onun gibi adamlar, bu şehirde nadir bulunurdu. Dürüst, çalışkan, inatçı… Ama aynı zamanda ketum, sert ve kimseye güvenmeyen biri. Bu özellikler, ona hem dost hem düşman kazandırmıştı.
Bekçi Bahadır, kulenin gölgesinde durdurduğu üç ismi salona getirdi. Aziz, her birine tek tek baktı. Gece çökmüş, kulenin dar pencerelerinden içeri yalnızca ay ışığı sızmaya başlamıştı. Duvarda yanan birkaç kandilin titrek ışığı, gölgeleri olduğundan daha uzun gösteriyordu. Bu üç kişi, Rıza'nın ölümünün etrafında dolaşan üç gölgeydi. İçlerinden biri bu akşam ne olduğunu biliyordu.
İlk zanlı, Kalfa Mahir'di.
Aziz'in karşısında duran yaklaşık 1.60 boyundaki adam, şehirdeki en yetenekli kalfalardan biri olarak tanınıyordu. İnce yapılıydı. Omuzları hafifçe öne eğilmiş, elleri ise sürekli birbirine kenetlenip ayrılıyordu.
Mahir'in yüzünde garip bir ifade vardı. Hem gurur hem de kırgınlık.
Rıza'nın onu herkesin içinde azarladığı biliniyordu. Üstelik bu yalnızca bir kez olmamıştı. Rıza, Mahir'in yaptığı işlerde sürekli kusur arıyor, onun yeteneğini küçümsüyordu.
Bir gün atölyede herkesin önünde, "Hiçbir zaman usta olamayacaksın." demişti.
Bu söz, Mahir'in kalbine bir hançer gibi saplanmıştı.
Mahir o gün hiçbir şey söylememişti. Başını eğmiş, aletlerini toplamış ve atölyeden çıkmıştı.
Ama Aziz, bazı insanların sessizliğinin öfkeden daha tehlikeli olduğunu biliyordu.
Mahir'in yeşil gözlerinde hâlâ o gurur kırıklığını görmek mümkündü. Rıza'nın adı geçtiğinde bakışları bir anlığına sertleşiyor, sonra hemen başka bir yere kayıyordu.
Aziz bunu fark etti.
"Rıza'yı en son ne zaman gördün?" diye sordu.
Mahir birkaç saniye düşündü. "Akşamüstü."
"Ne konuştunuz?"
"Bir şey konuşmadık."
Aziz kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Bir insanın "hiçbir şey konuşmadık" demesi, çoğu zaman konuşulacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmezdi.
Aziz bu kez Mahir'in ellerine baktı.
Küçük, hızlı, maharetli eller… Bir tornavidayı, bir dişliyi ya da karmaşık bir mekanizmayı ustalıkla kullanabilecek ellerdi bunlar.
Fakat ellerinde Aziz'in dikkatini çeken başka bir şey vardı.
Sağ elinin işaret parmağında küçük, koyu renkli bir çizik bulunuyordu.
"Bu nedir?"
Mahir eline baktı. "Önemli değil."
"Ben önemli olup olmadığını sormadım."
Mahir sustu.
Çiziğin nereden geldiğini açıklamak istemediği belliydi.
Aziz'in aklına kulenin içindeki mekanizmalar geldi. Rıza'nın ölümünden önce kulede bazı kilitlerin ve dişlilerin değiştirildiği söylenmişti.
Mahir bunları yapabilecek yeteneğe sahipti. Dahası, Rıza'ya karşı güçlü bir öfkesi vardı.
İkinci zanlı Halide Hanım'dı. Kütüphaneci.
Yaklaşık 1.50 boyunda, zarif ve sakin görünüşlü bir kadındı. Ancak Aziz, onun sakinliğine ilk bakışta güvenmedi.
Halide'nin mavi gözleri sürekli hareket ediyordu. Kandile. Kapıya. Mahir'e. Sonra Aziz'e.
Sanki odadaki herkesin ne yaptığını, ne düşündüğünü ve hangi ayrıntıyı fark ettiğini anlamaya çalışıyordu.
Halide, tarihî belgelerin peşinde koşan bir kadındı. Kütüphanedeki eski kayıtların çoğunu herkesten daha iyi biliyordu. Özellikle de yıllardır kimsenin açmasına izin verilmediği söylenen eski arşivlerle ilgileniyordu. Rıza ise bu belgeleri göstermeyi reddediyordu.
Bu yüzden aralarında uzun süredir bir gerilim vardı. Halide defalarca belgeleri görmek istemişti.
Rıza ise her defasında aynı cevabı vermişti: "Bunlar senin bilmen gereken şeyler değil."
Bu cevap Halide'yi çileden çıkarmıştı.
Bir seferinde tartışmaları öylesine büyümüştü ki Halide'nin öfkeyle, "Belalar seni bulsun. İnşallah geberir gidersin." dediği duyulmuştu.
O sırada bunu duyan birkaç kişi Halide'nin yalnızca öfkesini dile getirdiğini düşünmüştü.
Şimdi ise Rıza ölüydü.
Aziz, Halide'nin karşısına geçti.
"Rıza'nın ölmesini istediğini söyledin mi?"
Halide'nin yüzündeki ifade değişmedi. "Öfkeliydim. Herkes beddua eder."
"Bu bir cevap değil."
"Evet," dedi Halide. "Söyledim."
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
Mahir başını kaldırıp Halide'ye baktı. Bahadır ise kıpırdamadan kapının yanında duruyordu.
Aziz, Halide'nin gözlerinin içine baktı.
Pişmanlık görmeyi bekliyordu. Ama gördüğü şey pişmanlık değildi. Daha çok korkuya benzeyen bir şeydi.
"Bu gece Rıza'yı gördün mü?"
Halide bir an duraksadı. "Hayır."
Cevap fazla hızlı gelmişti.
Aziz bunu not etti.
"Emin misin?"
"Evet."
"Peki neden ellerin titriyor?"
Halide hemen ellerine baktı.
Gerçekten de parmakları hafifçe titriyordu.
"Üşüdüm."
Aziz açık pencereye baktı. Belki de Halide doğruyu söylüyordu.
Halide'nin yanında küçük, deri kaplı bir çanta vardı. İçinde kütüphaneden çıkardığı bazı belgeler bulunuyordu. Aziz çantaya baktı. Halide çantayı fark ettiği anda elini üzerine koydu. Bu küçük hareket Aziz'in dikkatinden kaçmadı.
Son zanlı Nuri'ydi. Kulenin kapıcısı.
Yaklaşık 1.80 boyunda, güçlü ve genç bir adamdı. Geniş omuzları ve kuvvetli elleri, yıllardır ağır kapıları, sandıkları ve kule mekanizmalarını taşıdığını gösteriyordu.
Nuri kuleyi herkesten iyi bilirdi. Hangi kapının ne zaman kilitlendiğini. Hangi anahtarın hangi kapıya ait olduğunu. Hangi merdivenin nereye çıktığını. Hatta gece boyunca hangi koridordan kimin geçtiğini bile. Kulenin bütün düzeni onun hafızasındaydı. Bu yüzden Aziz için üç zanlı arasında en dikkat edilmesi gereken kişi belki de Nuri'ydi.
Çünkü Mahir mekanizmaları biliyordu. Halide belgeleri biliyordu. Ama Nuri kuleyi biliyordu.
Ancak Nuri'nin bir zayıflığı vardı. Yükseklik korkusu.
Rıza'nın bunu bildiği ve onunla sık sık alay ettiği söyleniyordu.
"Yükseklik korkusu olan birinin burada çalışması mümkün değil."
Rıza'nın bu sözleri Nuri'nin gururunu kırmıştı. Üstelik Rıza son günlerde onu işten atmakla tehdit etmişti. Nuri bu işi kaybederse hayatı mahvolacaktı.
Aziz onun karşısına geçti.
"Rıza seni işten çıkaracağını söyledi mi?"
Nuri başını eğdi. "Evet."
"Ne zaman?"
"Bugün."
Aziz sessiz kaldı. "Bugün mü?"
Nuri başını salladı. "Akşamüstü."
"Ve sen ne yaptın?"
"Hiçbir şey."
Aziz ona biraz daha yaklaştı. "Hiçbir şey mi?"
"Evet."
Aziz üç zanlıyı tekrar süzdü.
Mahir'in ellerinde açıklanamayan bir çizik vardı.
Halide, çantasındaki şeyin görülmesini istemiyordu.
Nuri ise panik içinde tutarsız şeyler söylüyordu.
Üçünün de Rıza için bir nedeni vardı. Üçünün de sakladığı bir şey vardı. Fakat cinayet yalnızca bir kişinin elinden çıkmış olabilirdi.
Aziz masanın üzerine üç küçük not bıraktı. Birincisinin üzerine Mahir, ikincisinin üzerine Halide, üçüncüsünün üzerine ise Nuri yazdı.
Sonra sandalyesine oturdu.
"Şimdi," dedi sakin bir sesle, "hanginizin nerede olduğunu ve ne kullandığını bulacağız."
O anda saatin kurgusu bir mekanik sesle döndü. Odada bir zil sesi yankılandı. Saatin akrebi bir'i gösteriyordu.
(Bir silah veya suç mahalli seçmek için üzerine tıklayın, ardından ismin yanındaki kutuya tıklayın.)