Şifreci Şefik

Onu yıllar sonra, sisli bir Şubat akşamı buldum.
Dar bir sokakta.
Camiden arta kalan gölgelerin arasında.

Hayatı bir atölyeye sıkışmıştı: eski kâğıtlar, mürekkep kokusu, ve mum ışığı.

Kapıyı araladığımda duraksamadı.
Ne kapıya baktı, ne de başını kaldırdı.
Sanki adımlarımı çok önceden duymuş gibiydi.

Sakal uzamış bizim Şifreci.
Bilmeyen, o tertemiz tıraşlı muhaberat Kolağası’nı tanımayabilirdi.
Ama ben kim olduğunu biliyordum.

“Demek buldun,” dedi Şefik.
“Ne zaman geleceğini merak ediyordum.”

Beni görmek onu şaşırtmadı.
Zaten Şefik şaşırmaz.

Bazı adamlar vardır; karşılarına çıkacak kişileri değil,
onların ne zaman geleceğini düşünürler.

Onu ilk Balkan Savaşları’nda tanımıştım.
Ben silah taşırdım.
O kâğıt.

Ben düşmanı arardım.
O, niyetini.

Harflerle çalışırdı.
Yanlış bir işaretin bedelini, herkesten önce o bilirdi.
Ve hiçbir bedeli unuttuğunu görmedim.

Yıllar sonra Üsküdar’da,
yırtılmış yazmaları onarırken bulacağım aklıma gelmezdi.

Şifreci’nin mürekkep lekeli ellerine baktım.
Titremezdi.
Ama acele de etmezdi.
Her hareketten önce durur, sanki başka bir ihtimali tartardı.

Gözleri konuşmazdı.
Ama sakladıklarını anlatırdı.
Bir insanın ne bildiğini değil, ne söylemediğini fark ederdiniz.

Onunla aynı odada olmak, insana kelimelerini ölçtürür.
Yanlış bir cümle, geçmişi uyandırabilir.

Şefik bunu bilirdi.
Bu yüzden az konuşurdu.

Üsküdar’ın sisinde kaybolmazdı o.
Sis onun için bir örtü değil, bir kayıttı.

Ben şunu öğrendim: Eğer eski işaretler yeniden görünürse, Şefik çoktan bakmış olurdu.

Ve eğer konuşacaksa, bunu ancak gerektiğinde yapardı.

Bazı insanlar yanlızca gerçeği çözmez.
Onu saklar. Onu yanlızca bilmesi gerekelerle paylaşır.

Şifreci Şefik de onlardan biriydi.