Beni tanımak istiyorsan, önce bu şehri dinlemeyi öğrenmelisin. Çünkü 1920'nin İstanbul’u konuşamaz—fısıldar.
Sis Haliç’in üstünü örttüğünde sokaklar susar.
Fransız postallarıyla ezilmiş kaldırımlar artık .
Tatavla’dan esen suç dalgası Galata Limanı’na vurduğunda ses çıkmaz.
“Karakollar basılmış, zabıtlar susturulmuş, asayiş kalmamış.” Geride kalan sadece ayak sesleri
kimsenin duymadığı, herkesin kaçtığı sesler.
Beni bilmek istiyorsan, İstanbul’u izlemeyi öğrenmelisin.
Çünkü bu şehrin sabahı bazen gecesinden daha karanlık.
Güneş doğmaz; sadece gölgeler yer değiştirir.
Gölgelerde hırsızlar buluşur, kaçıranlar fidye mektupları yazar, katiller hançerlerini siler.
Ben o manzaraları görürüm. Ben o sesleri dinlerim.
Benim adım Aziz. Ama bana “Aldanmaz” derler.
Alay mı, uyarı mı—hâlâ çözemedim.
Belki de sadece “Bu adam kolay yutulmaz” demek.
Doğrudur. Ama herkesin bir zaafı vardır. Benimki sırlar. Açığa çıkmayan, dosyalanmayan, ama her cinayetin, her ihanetin arkasında ağır ağır dolaşan o karanlık sırlar.
Eskiden askerdim. Mekteb-i Harbiyye’den Balkanlar’a koştum.
Edirne düştü, sonra kurtardık.
Çanakkale’de kazandık—ama masada kaybettik.
Üniformamı çıkardım ama silahımı bırakmadım. Polis Zâbitası oldum.
Karaköy’ün arka sokaklarında, rutubetli bir han odasında yaşarım.
Ne çok yüksek, ne çok alçak. Tam ortada. Tavanı çatlak, duvarı nemli… ama bir penceresi var.
Ve o pencere Madam Meftune’nin salonuna bakıyor.
Bu tesadüf değil. Ben tesadüfe inanmam.
Cinayetler. Soygunlar. Kayıp insanlar.
Zanlılar ayrı. Ama ipler her seferinde aynı yere çıkar: Madam Meftune.
Onun adını ilk kez 1915’te suitaste uğrayan bir Paşa'nın günlüğünde okudum:
“Meftune Hanım’ın salonunda konuşulanlar, cephedeki kurşunlardan daha tehlikeli.”
Haklıymış.
O salon şimdi işgal altındaki İstanbul’un bağırsakları.
Fransız subayları, İngiliz istihbaratçıları, iş birlikçileri, köşe dönen tacirler, kasa kıranlar, sahte evrakçılar, rüşvetçiler, kayıpların yerini bilenler… Hepsi orada.
Şarap içerken sırlar paylaşılır. Kahkahalar arasında isimler kaybolur.
Ben o salona girmem. Ama penceremden olup biteni izlerim.
Bazen gece yarısı, ışıklar sönmeden önce bir kadın silüeti belirir perdede:
İnce bir el.
Bir kadeh.
Bir gölge.
Ve ben o gölgeyi takip etmeye devam ederim.